|
Yazan:
Psikopedagog Dr.
Atanur Mert
CEZA
VE ÖDÜL

(Maddi) Ödülün iyi,
cezanın ise kötü bir eğitim aracı olduğu görüşü yaygındır. Aslında her
ikisi de çok az işe yarayan, hatta zararlı sonuçlara götürebilen eğitim
araçlarıdır.
Bu yazıda size (1)ceza ve ödülün yarar ve zararlarından; (2) ceza ve ödüllü
eğitime alternatif bir tutumdan ( yani iç kontrollü disiplinden / özdenetimden);
(3) ceza ve ödülsüz bir eğitim düşünülemeyeceği için, "Bu eğitim araçlarına
başvurmak zorunda kalırsak, nasıl uygulamalıyız ki, kesin ve doğru sonuçlara
ulaşalım?"dan söz edeceğim.
Çocuklarımızı eğitirken, belirgin bir bakış açımız, bir eğitim felsefemiz
olmalı. Aydo'da "nihai hedef"imiz, çocuklarımızın ileride kendi kendini
belirleyebilen bireyler olmaları. Yani kendileri ile ilgili kararları
bağımsızca alabilmeleri, aldıkları kararları uygulayabilecek ve kararlarını
uyguladıklarında ortaya çıkan sonuçları taşıyabilecek güçte olmaları.
Zaman zaman onların yerine "ara hedefler"le ilgili kararlar almamız gerekebilir.
Bu durumda haklı sayılabilmemiz, ancak, çocuğun yerine aldığımız kararların,
nihai hedefin gerçekleştirilmesine katkı sağlaması koşuluyla mümkündür.
"Sevgi dolu disiplin iyidir!" cümlesinden genellikle şu anlaşılıyor: "Anababalar,
öğretmenler en iyisini bilir. Onların beklentileri mutlaka yerindedir.
Çocuğun iyiliği için zor kullanılabilir." Diktatörler de benzeri şeyler
söylüyor...
1900'lü yılların başında Maria Montessori, "İtaatkar ve bastırılmış çocuklardan,
itaatkar ve bastırılmış yetişkinler yetişir." demişti.
Anababa okullarının çağdaş şeklinin öncüsü Thomas Gordon, 70'li yılların
başında uyguladığı bir anketinde Amerikalı yetişkinlere, "Çocuklar itaatkar
olmalı mı?" sorusunu yöneltmiş. Ankete katılanların %99'u "Evet!" diye
cevap vermiş... Bu cevaplarda otoritenin yanlış değerlendirilişi gizli.
Otorite sözcüğü çift anlamlıdır: Olumlu anlamı; bilgi, deneyim, beceri
kavramlarını örter. Olumsuz anlamı ise, zor kullanmayı, kontrolü, baskıyı
içerir. Otorite kavramını yanlış değerlendirmek, yanlış bir disiplin yaklaşımına
yol açar. Otoriteye bakışımızı dikkatlice gözden geçirmeliyiz ki otoriter
olmayalım!
Yetişkinler, çocukların, büyüklerin beklentileri doğrultusundaki davranışlarını
ödüllendirir, istemedikleri davranışlarını da cezalandırır. Çocuklar böylece
itaate eğitilirler. Çocuklar küçükken ödül ve ceza bulmakta sıkıntı çekmeyiz,
büyüdükçe zorlanırız. Örneğin, 8. sınıftaki bir çocuğun babasının öğretmene,
"Bağlayıp kayışla dövdüm hocanım, başka ne yapayım!" diye ifade ettiği
duruma gelinebilir.
Sınırlamasız eğitim yoktur. Çocuklar sınırlarını tanımalı ve vazgeçebilmeyi
bilmeli. Çocuklar, belirli davranışların belirli sonuçlara götürdüğünü
yaşayarak öğrenir. Örneğin: Çamaşır makinasının düğmesini çevirip, çamaşırları
yıpratan birbuçuk yaşındaki çocuğa annesi, yanlışın nerede olduğunu açıklayıp,
makinanın bulunduğu mekana onun tekrar girmesini engelleyebilir. Bu bir
ceza değildir. Çocuğa davranışlarının / yaptıklarının sonuçlarını yaşatmaktır.
Böyle yasakları, daha söyleneni tam anlayamayan çocuklar bile kavrayabilir.
Yalnız sesimizin tonuna ve söylediklerimize dikkat etmeliyiz. Sesimizin
tonu şikayet ve yakınma tarzında olmamalı; eleştirimiz çocuğun kişiliğine
yönelik değil, yaptığı şey ve onun sonuçları hakkında olmalı. Bebekler
ve çok küçük çocuklarla da bu şekilde konuşmak, annebabanın, ses tonunu
ayarlama ve kural koyarken nedenlerini açıklama hususlarında egzersiz
yapmaları için de iyidir.
Çocukların sınırlara ihtiyacı vardır. Sınırları belirgin bir özgürlükler
alanında hareket etmekte olan çocuk kendini güvende hisseder. Yüzmeyi
öğrenmekte olan birinin, suyun derinliğini gösteren işaretlerin bulunduğu
yerde yüzerken kendini daha güvende hissetmesi gibi.
Çocuklar hiçbir zaman kendilerine şunun ya da bunun niçin yapıldığını
anlayamama durumunda bırakılmamalı. Eğer çocuk, ne yaptığını, ondan sonra
da ne olduğunu anlayabilirse, davranışlarını kendi içgörüsüne göre olumlu
yönde değiştirebilir. Açıklamalar, çocuğun doğru yolu kendiliğinden bulmasını,
bağımsız düşünmesini, bağımsız davranmasını sağlar. Çocuk böylece sadece
cezadan kurtulmak için bir yol tutturmaz.
Sınırların belirgin olması gerekir. Çocuk bu sınırları geçtiğinde sonuçlarını
hissetmeli. En akıllıca ve en etkili sonuç, yanlış davranış ile doğrudan
bağlantısı olan sonuçtur. Örneğin çocuk bilerek ve isteyerek bir şeyi
kırdı. Kırılan şeyi tekrar yerine koyabilmek için harcama yapılması gerektiğinden,
daha önceden alınması kararlaştırılmış bile olsa, bir oyuncağı alamamak.
"Oh olsun işte, ben de sana oyuncağını almayacağım!" tarzında bir konuşma
değil tabii ki burada kast edilen. Örneğin çocuk restoranda olmayacak
davranışlarda bulundu. Bir dahaki gidişte kendisini evde bırakmak. Çocuğa
sıralayabileceğimiz gerekçeler: Çünkü o böyle davranınca mahçup oluyoruz;
çünkü diğer müşteriler rahatsız oluyor; çünkü restoranda doğru davranabilmesi
için biraz daha büyümesi gerekiyor. Bu anlamlı eğitim önlemlerine mutlaka
açıklayıcı sözler eklenmeli. Çocuk böylece doğru yolu kendiliğinden bulmayı
öğrenir; ceza korkusu ile hareket etmez. Ceza korkusu ile hareket eden
çocuk bağımsız düşünemez. Doğru yolu kendiliğinden bulamaz. İç kontrollü
disiplin (=özdenetim) sürtüşmeleri azaltır. Özdenetim, kuralların ve yasakların
nedenlerinin, çocuğun bunları her zorlayışında açıklanması ile sağlanır.
Bir anne bana çocuğunun, daha önce gittiği anaokulunda arkadaşının tabağındaki
kirazları yediğini, öğretmenin de hikaye okuma saatinde diğerlerine kitaptaki
resimleri gösterirken, cezalandırmak için ona göstermediğini anlatmıştı.
Görüldüğü gibi burada bir intikam duygusu gizli: "Sen öyle yaparsan, ben
de sana böyle yaparım!" Verilen ceza, kirazları izinsiz yiyen çocuğun
davranışının sonucu ile hiç ilgili değil; dolayısı ile onun kendini denetlemesine
hiçbir katkısı olamaz.
Maddi ödüller özdenetimin gelişmesini zorlaştırır. Bunları mümkün olduğunca
kullanmamak gerekir.
Bir çocuğumun özel bir okulun 1. sınıfında "başına gelen" bir ödül
uygulamasından söz edeceğim: Çocuklar sınıfta ortaya koydukları her ödüle
layık davranış için öğretmenden bir mavi kart alıyorlardı. Beş mavi kart
biriktirildiğinde, bunlar bir kırmızı kart ile değiştiriliyordu. Beş kırmızı
kart da bir kalp kolye ile değiştiriliyordu. Sonuçta sadece kalp kolyelilerin
katıldığı bir parti düzenlendi. Bizim çocuğumuz öğretmenin en tercih ettiği
çocuklardan olduğu halde yine de çok gergindi. Ya partiye katılamayıp
mahçup olursa diye korkuyordu. Çocuklar arasında, haksızlığa uğramışlık
duygusu, rekabet, kıskançlık ve nispet yapmalar artmıştı. Hatta arkadaşının
kartlarından gizlice alan bir çocuk da fark edilmişti. Çocukların arzu
edilen davranışları göstermelerini sağlamak, onlara bütün bu olumsuzlukları
yaşatmadan da mümkündür.
Şimdi ideal ödülleri sıralıyorum:
- Çocukla göz kontağını korumak,
- İlgiyle dinlemek,
- Zaman ayırmak,
- Hayranlık ve sevinç göstermek,
- Başarılarını fark etmek,
- Çabalarını fark etmek,
- Yanlışlarını (mümkünse) görmezden gelmek.
Sık sık ideal ödüllerle ödüllendirilen çocuk:
- Kendine güvenir,
- Kendini değerli ve önemli hisseder,
- Başkaları ile rahatça ilişki kurabilir,
- Rahat konuşur,
- Sorulara ve eleştirilere rahatça cevap verebilir,
- Duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir,
- Yeni şeyleri deneme cesareti vardır.
Ödüllendirici yaklaşım ile şımartmayı eş tutamayız. Şımartmak: çocuğu
karşılaştığı zorluklardan sağlıksız dozda korumaktır; ya da çocuğun karşısında
zayıf kalıp, pes etmektir.
Çocuklar bazan "kötü" şeyler de yapabilirler: Örneğin kardeşine vurmak,
kediye eziyet etmek gibi; bir şeyi kasıtlı bozmak gibi... Böyle durumlarda
uygun dozda öfke gösterilmelidir ki bir daha tekrarlamasın. Çocuğu azarlamadan
önce kendimize sormalıyız: "Sahiden kötü birşey mi yapmak istedi?", "Çok
mu gergin?", "Olumlu davranışları ile ilgimizi üzerine çekemiyor da onun
için mi olumsuz davranışlarda bulunuyor?" gibi. Çocuklar cansıkıntısından
da yaramazlık yapabilir. Örneğin, uzun araba yolculuklarında; muayenehanede
beklerken... Yanımıza oyuncak alarak ya da birlikte oyun oynayarak zamanı
onlar için az sıkıcı bir hale getirebiliriz. Uzunca bir süre hareketsiz
kalmak, çocuğun ne denli küçük ise o denli zorlanacağı bir durumdur. Bütün
bunları yaparken dozun iyi ayarlanması gerekir. Her dakika onun emrine
amade olarak, hayatını gereğinden fazla kolaylaştırmamalıyız.
Çocuk ancak başkalarına zarar verecek bir şeyi sürekli tekrarlarsa azarlanabilir.
Azarlamak tek başına sorunu çözmeye yetmez. Çocuğun istenmeyen davranışının
hangi nedenlerden kaynaklandığını bulmak ve bu koşulları değiştirmek de
gerekir.
Çocuğu azarlamak zorunda kaldığımızda ses tonumuza dikkat etmeliyiz: Aniden
parlayan, hırçın bir sesle, (yukarıda da vurguladığım gibi) yakınma ve
şikayet tonu ile konuşmak hiç uygun değil. "Zaten sen her zaman böyle
yaparsın!" gibi... Söylediklerimiz, çocuğun yaptığı yanlış davranış ve
onun sonuçları ile ilgili olmalı; kişiliğine yönelik olumsuz ifadeler
ise hiç kullanılmamalı, örneğin "Çok dikkatsizsin!", "Sadece kendini düşünürsün,
bencilsin!" gibi.
Aydo'da "azarlama konuşması" yapma yetkisini sadece kendime veriyorum;
(1) çok ender de olsa gereksiz kullanımını engellemek ve (2) çocuk annebabasına,
"Öğretmenim kızdı." dediğinde, bunun gerçek bir azarlama konuşması olmadığından
velinin emin olmasını sağlamak için. Örneğin, lavaboda suyla oynayan çocuğa
bir arkadaşı, "Yerleri ıslatırsan öğretmenim kızar!" diyebilir. Halbuki
öğretmenler böyle bir durumda sadece çocuğun yaptığı şey ve bunun sonuçları
üzerinde konuşurlar; "Yerler ıslanırsa ayağımız kayıp düşebiliriz!" gibi.
Söylediklerimiz, çocuğun zaten bildiği bir şey de olsa, her yeni durumda
yine kısaca açıklamalıyız. Sesimizin tonu da söylediklerinden ve sözünün
geçerliğinden emin bir insanın ses tonu olmalı. Yani, doğruluğundan emin
olduğu bir bilgiyi aktaran birinin rahat ses tonu ile konuşmalıyız.
Yetişkin keyfi davranırsa (1) çocuk güvensiz olur ve (2) zorla birşeyler
yaptırılabileceğini öğrenir. Yetişkinin tutarlı davranması da gerekir.
Çocuğun dün yapmasını hoşgördüğümüz bir şeye bugün izin vermemek çok yanlıştır.
Ceza denince akla hemen sadece bedeni ceza gibi cezalar geliyor. Oysa
aşağıda sıralanan davranışlar da bedeni cezalar gibi, hatta ondan da fazla
zarar vericidir. Bunlara, "duygusal şiddet uygulamak" da denebilir :
- Çocuk konuşurken başka yöne bakmak,
- Dinlememek,
- Başarılarını görmezden gelmek,
- Eleştirmek,
- Tehdit etmek,
- Cevaplarının olumsuz olduğunu bildiğimiz soruları yöneltmek,
- Suçlamak,
- Aşağılamak,
- Çocuğun arzu edilen tarzda olmayan (=başarısız) davranışlarını, olumlu
davranışları olan çocuklarla karşılaştırmak,
- Yapabileceğinden fazlasını beklemek,
- Soğuk ve ilgisiz davranmak.
Çocuk bu şekilde cezalandırıldığında;
- Kendine güvensiz,
- Ürkek
- Huzursuz,
- Sık sık yanlış yaptığını düşünen,
- Kendini önemsiz hisseden,
- Konuşurken gözlerini kaçıran,
- İş yapmaktan keyif almayan,
- (belki de ) saldırgan biri olur.
Bunlar cezanın kalıcı etkileri...
Cezalandırılan yanlış davranış başlangıçta hemen ortadan kalktığından,
yetişkinler cezanın uygun bir eğitim aracı olduğu izlenimine kapılırlar.
Ceza geçici çözümdür. Çocukta içgörünün gelişmesini engellediğinden, çocuk
istenilen davranışı kendiliğinden ortaya koyamaz ve cezanın etkili olabilmesi
için dozunun giderek arttırılması gerekir. Ceza yetişkin - çocuk ilişkisini
bozar; çocukta öc alma duygusunu geliştirir; çocuğa ( özellikle zayıflara
karşı) saldırganlığı öğretir. Cezalandırılması ihtimali olduğunda çocuk
suçunu / yanlışını itiraf edemez. Özellikle, sadece olumsuz davranışları
ile ilgiyi üzerine çekebilen çocukta olumsuz davranışlar giderek artar.
Görüldüğü gibi ceza tehlikeli bir eğitim aracı...
Dayak en ağır bedeni cezalardandır. "Elimizin arada bir sadece şöyle bir
kaymasının zararı yoktur!" diyemeyiz. Çocuğun elinin üzerine vurulan ufak
bir şaplak, onun kişiliğine saldırıdır. Bu arada, elin şöyle bir kayması
ile, bedeni cezalara eğilimli oluş arasında önemli bir fark bulunduğunu
da vurgulamalıyım. Bu farkı çocuk da algılar. Bizden çok iri birinin karşısında
çaresiz bir şekilde durduğumuzu ve onun bize vurduğunu düşünelim. Çocuk
da işte böyle bir çaresizlik hisseder. Bu güç karşısında siner ve kaçış
yolları arar... Öfkesini zayıflara boşaltır.
Döven yetişkin çaresizdir. Aslında cezalarda biraz da intikam duygusu
gizlidir: "Beni üzdü, ben de onu üzeyim!" gibi. Ceza veren yetişkin, cezanın
arkasından suçluluk duygusu yaşayabilir. Bu da çocukla ilişkilerini daha
içinden çıkılmaz hale getirebilir.
Bazen cezadan başka çare bulamayabiliriz. Böyle bir durumda anlamlı cezalar
vermeliyiz ki bir işe yarasın. Örneğin, çocuğumuz zamanında yatmıyor...
Zamanında yatmazsa, ona hikaye okuyacak zaman da kalmayabilir.
Ceza vermek durumunda isek şu hususlara dikkat etmemiz gerekir:
(1) Önce yanlış davranışın analizi yapılır. "Bu davranış hangi durumlarda
ortaya çıkıyor?", "Öncesinde ne olmuştu?" gibi... (2) Ceza belirlenir
ve (3) uygulanır.
Cezadan önce (1) çocuğa (mümkünse) niçin öyle yapılmaması gerektiği hatırlatılır.
Çocuk istenmeyen davranışı sürdürürse, (2) böyle yapmaya devam ederse,
nasıl bir önlem alınacağı bildirilir. Bütün bunlara rağmen istenmeyen
davranış yinelenirse (3) ceza mutlaka uygulanır. Burada "ceza" sözcüğü
ile ifade edilen şey, istenmeyen davranışın yol açtığı sonuçlarla doğrudan
bağlantılı bir tedbir almaktır.
Yukarıda sıraladığım üç aşamalı uygulamayı Aydo'da (kum havuzumuz varken)
yaşanmış eski bir örnekle somutlaştıracağım:
Çocuklarımız kum havuzunda oynarken havaya kürekle kum atmıyorlardı. Çünkü
arkalarında oynamakta olan bir arkadaşın gözüne kazara kum kaçabilirdi.
Bunu herkes çok iyi biliyordu. Bir gün (o sıralarda gergin olan ve başkalarını
tedirgin ederek rahatlama yolunu sıkça seçen) bir çocuğumuz havaya kum
atmıştı. Öğretmeni, havada kumun savruluşunun çok hoş olduğunu, fakat
deniz kenarındaki gibi geniş bir alanda oynamadıkları için hemen yakınında
başka çocukların da bulunduğunu, kumun onların gözüne kaçabileceğini hatırlattı.
Çocuk birazdan kumu tekrar havaya attı. Öğretmen, böyle yapmaya devam
ederse onu içeri göndermek zorunda kalacağını, çünkü göndermezse birinin
gözüne kum kaçabileceğini söyledi. Çocuk kumu üçüncü kez havaya attığında
öğretmeni onu bahçeden içeriye götürdü. İçeride bütün oyuncaklar ona aitti,
ama arkadaşları bahçede oyunlarını sürdürüyorlardı... Çocuk o sırada oyuncak
raflarını düzeltmekte olan temizlik görevlisine birlikte oynamalarını
önerdi. O da işi olduğu için ne yazık ki oynayamayacağını bildirdi.
Bu örnek dikkatle gözden geçirildiğinde içinde üç aşamayı da görebiliriz.
Örneğimizin içinde ayrıca başka şeyler de var. Çocuklar bazan yaptıklarının
pek de uygun olmadığını bilseler de kendilerini o şeyi yapmaktan alıkoyamazlar.
Çünkü onlar ne kadar küçüklerse o denli dürtülerinin denetimindedir. Bir
şeye ulaşmak istediklerinde "hemen şimdi"ye programlanmışlardır. İstekleri
ile içinde bulundukları çevrenin gerçekleri karşılıklı düştüğünde, istekleri
ağır basar. Başka bir ifade ile, çocuklar kendi istekleri ile başetmekte
zorlanır. Öğretmen, yanlış davranışın niçin yanlış olduğunu açıklamadan
önce çocuğa, "Seni anlayabiliyorum, kumu havaya atmak aslında keyifli
ve arzu edilebilir bir uğraş!" mesajını verdi. Hemen eleştiri ve itirazla
değil, böyle bir "seni anlıyorum" cümlesi ile konuşmaya başlandığında,
çocuğun uzlaşmacı davranması ihtimali artar. Daha sonra diğer aşamalar
sırası ile yaşandı. Öğretmenin aldığı tedbir (buna öğretmenin verdiği
ceza da denebilir), çocuğun istenmeyen davranışının muhtemel sonuçlarıyla
ilgiliydi. Bütün bu diyalog sırasında öğretmen çok sakin, sıcak ve kararlı
bir tonda konuşmuştu. Çocuk içeri girmek istemediğinde öğretmenin ses
tonu sert değildi, fakat söylediğini uygulayacak birinin tonuydu. Ayrıca
çocuk öğretmenini her zaman, söylediğini yapan ve adaletli biri olarak
yaşamıştı. Bu da önemli. Eğer temizlik elemanı içeride çocukla oyun oynamış
olsaydı, çocuk yanlış davranışının sonucunu yeterince hissedemeyecekti.
Benzeri durumlarda yetişkinler çocuğu teselli etmeye, üzüntüsünü hafifletmeye
çalışır ve böylece onun davranışlarının sonuçlarını yaşama şansını elinden
alır. Çocuk, (1) kum atmaya devam ederek içeri girmek, ya da (2) kum atmayarak
kum havuzunda oyununu sürdürmek seçeneklerinden birincisinde karar kılmıştı.
Ona aldığı kararın sonuçlarını hissettirmeliyiz ki, benzeri durumlarda
kendiliğinden doğru kararı verebilsin.
Eğer ceza vermek durumunda kalırsak, cezanın etkili olabilmesi için; istenmeyen
davranışın hemen ardından verilmesi; çelişkisiz olması, dozunun ayarlı
olması; kaçış olanaklarının bulunmaması; süresinin uzun olmaması ve arkadaşlarının
gözünde itibarını arttırıcı olmaması gerekir. Ancak yukarıda anlatılanların
tamamına uyularak verilen cezalar, giderek cezaların azalmasına ve ortadan
kalkmasına yolaçabilir.
|